29 Nisan 2013 Pazartesi

Korku...





   Bu arlar ters giden bir şey var,dün gece babası da bende uyumadık.Lina bundan yaklaşık 2 hafta önce onu top havuzuna götürmemi istedi.Bende hazırladım ve taksiye bindik,aslında o an çok uykusu vardı.Taksiye biner binmez ağlamaya "Anne ben ditmicem,eve didicem." demeye başladı.Taksi şoförüne bakıyor kafasını bana doğru çeviriyor korkmuş gibi daha çok sıkı sarılıyor ve inmek istediğini defalarca söylüyordu.Bende "Eve geri dönüyoruz" dedim şoföre ama sahil yolunca olduğumuz için Bakırköy girişine kadar devam edip eve öyle dönmek zorunda kaldık ve Lina bu sırada daha beter ağladı.

   O gün bugündür babasının arabası hariç hiçbir arabaya binmek istemiyor.Bilenler vardır Lina resim yaparken bebekliğinden beri otobüs çizdirir.Toplu taşıma araçlarına bayılır.Doktorumuzun 4. kattaki odasında ağladığında yoldan geçen mor otobüsü görünce susar vs.ama şimdi asla minibüse binmek istemiyor ömründe bir kere binmişti ikinci kez bindireyim dedim kıyamet koptu.

   Ben bu tepkilerin hepsi geçer sandım ta ki dün geceye kadar.Aslında fırtına öncesi sessizlikmiş.Cumartesi öğlen saatlerinde Marmara Forum AVM'ye giderken taksiye binecektim istemedi hatta önce gitmek konusunda da diretti.Neyse eve yakın diye yürüdük.O an konu öyle kapandı.Dün gece dayısına gidecektik dakikalarca gitmek istemedi sırf arabaya binecek diye."Pembe arabamla gidelim" diye ağladı hep.Baston pusetine binip gidecekmiş.

  Öyle böyle derken ikna ettik. Ağabeyimlere kadar sesi çıkmadı bunda yolda Pepee'yi açmamın da etkisi var kesin.Bu şekilde taa Başakşehir'e geldik.Dayısında,oynadı;eğlendi,kuzeniyle kudurdu.Gece olup eve gideceğimizi duyduğu anda mızırdanmaya başladı "Ditmicem ben buyda kalcam" diye.Sırf arabaya binmemek için.Tabi arabaya bindik,eve dönmek zorundaydık.Sonra bir ağlamaya başladı ama ne ağlama,çocuk resmen su içinde kaldı.Saçları banyodan yeni çıkmış gibi.Korkuyor,kendini kasıyor,uykusunun da aşırı gelmesi sebebiyle daha bir huysuz;kendinden geçiyor,babasına bana gözlerini kapattırıyor,elimizi yüzünden çekmemize izin vermiyor,kendini oradan oraya atıyor ve ıkınır derece hatta anırır derece "İnicem arabadan inicem." diye kendinden geçiyordu.Tıransit yoldayız duracak yer yok,dursak su gibi,arabadan inse hasta olacak;eşim perişan ,ben çaresiz...

   Bakırköy'e gelene kadar kendini parçaladı.Son anda %4 şarjımla Pepee'yi açmak geldi aklıma,kapanmasın diye dua ettim çünkü bir tek benim telefonumda bakıyor Pepee'ye.Açtım ama elimizi gözlerinden çekmemize izin vermiyordu.Bakmadı ama sesini duyması bile sakinleştirdi.Hala iç çekiyordu ve gözlerinden sicim gibi yaşlar iniyordu.

   Eve geldik sanki hiç bir şey yok gibi boya kalemini elinde aldı resim çizmeye başladı.Biraz sakinleştiği zaman babası sordu: "Lina,kızım sen neden ağladın o kadar babacığım,biz çok üzüldük.Bize neden ağladığını anlatmak ister misin?" "Ağladım işte!" dedi.Sonra ben yönlendirerek sordum daha rahat cevap versin diye. "Lina bebeğim sen arabaya binmekten mi korkuyorsun?" "Evet annecim." "Neden korkuyorsun kızım o gün ağladığında takside ki şoför amcadan mı korktun?" "Evet annecim" Bende ona konuyu şu şekilde açıkladım."Kızım o amcadan korkmuş olabilirsin ki korkulacak bir şey yoktu ama yinede korkmuş olabilirsin,seni anlıyorum.O amca artık yok,onu bir daha görmeyeceğiz,korkmana gerek yok olur mu?" dedim.O da "Olur" dedi.

   Sarıldık,sevdik."Bir daha taksiye minibüse binecek miyiz Lina?" dedik."Evet binicez" dedi.Bakalım bundan sonra binecek mi ama dün gece öyle üzüldük ki eşimde bende uyuyamadık.

  Bu çocuk neden korkmuş olabilir sizce?Aklımıza tek gelen iki hafta önce bindiğim takside çok ağladığında bir ara bana sık sıkı sarıldı,acaba adam aynadan yada dönüp kötü kötü baktı mı ki?Adam bir ara döndü ama ben çocukla ilgilenmekten görmedim ne şekilde baktığını.

İşte böyle bir hal içindeyiz ne yapacağımı şaşırdım...

24 Nisan 2013 Çarşamba

Bakalım kaç cm?

Ben hazır almaktan ziyade bir şeyleri -eğer becerebiliyorsam- kendim yapmayı çok seviyorum.Uzun bir zaman önce almıştım malzemeleri ama yapmaya bir türlü fırsatım olmamıştı.Geçtiğimiz hafta sonu ne kadar "Lina uyanana kadar uyuyacağım." desem de her çalışan anne gibi bende çocuğum uyanmadan hortladım.

Fırsat bu fırsat uzun zamandır yapmak istediğim boy cetvelini yapmak geldi bir anda aklıma.Bunu yapmakta ki amacım da ameliyat olduktan sonra doktor muayenelerinden nefret eden kızımın boyunu rahat rahat ölçmekti.Ayrıca geçen gün ayakta boyunu ölçerken duvara çizik attığımı görüp duvarı karalama fikrine bayılan Lina hanımı bu fikirden caydırmaktı.

İşte gerisi resimlerde gayet açık belli oluyor :))




Aldığım tüm malzemeleri masanın üzerine yığdım evde okullu olmayınca uzun cetvel bulmam zor oldu.Allah'tan modelistlikten kalan t cetvelim imdadıma yetişti.




Sayıların yanına boy ölçtüğümüz zaman Lina'nın hangi tarihte o boyda olduğunu not etmek için uzun çizgiler çektim.



İşte bitmiş hali bu ev yapımı boy ölçme cetveli kızıma benden bir hatıra yapması basit ve kolay.




 Stickerlarımızı çok sevdim aslında bunlar oda dekorasyonu için kullanılıyor ve duvara yapışıyor ama ben bu şekilde kullanmak istedim.









ANNELER GÜNÜNÜ BİRLİKTE KUTLUYORUZ ....KAÇIRMAYINNNN...


22 Nisan 2013 Pazartesi

Nicelik değil NİTELİK...





Bu sabah üyesi olduğum Facebook sayfalarını gezerken sevgili Duru'nun Annesi Nurşah aynı adlı sayfasında şu soruyu sormuştu:

"Çocuklarınıza balık yağı kullanıyor musunuz?Bizim doktorumuz geçen seneden beri 'Kullanmanıza gerek yok.' diyor ama ben karasız kaldım sizin de önerilerinizi bekliyorum."

Bende ona yazdığım cevaptan sonra bu yazıyı yazmaya karar verdim.


   Şöyle bir giriş yapmak gerekirse hepimiz çocuğumuz için en iyisini yapmaya çalışan bilinçli ve farkındalığı olan anneleriz.Malum çocuklarımızı takip eden uzman bir doktor olmasının yanında aynı zamanda internet ortamında da fazlaca araştırma yapan doğruyu bulma adına elinden geleni ardına koymayan anneleriz.

Bu sabah Sevgili Nurşah'ın bu sorusundan sonra bir çok arkadaş cevap yazmış.

*Balık yağına doktorumuz karşı vermiyoruz.
*Çocuğum gayet iyi beslenen iştahlı bir çocuk gerek duymuyorum.
*Balık yağını iştah açıcı olarak algılıyorlar bu çok yanlış.
*Balık vermektense balık yağı vermek denetimden geçtiği için daha mantıklı.
*Şu marka tavsiye ederim memnun kaldım çocuğum hiç hasta olmuyor.

vs vs.....

Bende bu konuda kendi deneyimlediğim şeyleri paylaşmak istedim başta belirtmem gerekirse bunlar sadece benim 29 aylık anneliğimde öğrendiklerim.


  • Öncelikle geçen gün gittiğimiz eğitimden de öğrendiğimiz gibi mucize besin yoktur.Mucize ilaçta yoktur.İştahsız çocuğu kabul etmeyen anne vardır yada çocuğun iştahsızlığının altında herhangi bir sağlık problemi yatıyordur.
  • Vitaminler reçetesiz yazılan ilaçlar olduğu için alınmasında,kafaya göre kullanılmasında herhangi bir tehdit olmadığı anlamı çıkarılmamalıdır.Gittiğimiz iki çocuk doktoru -biri alerji uzmanı aynı zamanda-gereksiz vitamin alımının çocuklarda önemli sıkıntılara yol açabileceğinde hem fikirler.
  • Vitaminler iştah açmaz.Eğer sizde böyle bir etkisi olduysa ezbere vitamin alarak bunu düzelttiyseniz,çocuğunuzun bir vitamine ihtiyacı vardır ve belki siz bilmeden onu yerine koymuşsunuzdur.Bu da çocuğunuzun iştahında hafif bir düzelme yaratmış olabilir.
  • Eğer çocuk vitamin almasına ve iyi yemesine rağmen iyi gelişim göstermiyorsa bunun altındaki başka sebepler olup olmadığı aranmalıdır.
  • Sebzenin mevsiminde ve etin sağlıklı olanını tüketmek,elimizden geldiği kadar -ne kadar tam anlamıyla nasıl üretildiğini bilmesekte-sertifikalı organik gıda tüketmek sentetik ilaç kullanımındanher zaman iyidir bana göre ve Prof Dr. Benal Büyükgebiz'e göre.
  • Bir çocuğun her şeyi yemesi,gayet iyi beslenmesi tüm vitamin değerlerinin iyi olduğu anlamına gelmez.
  • İleri derecede vitamine ihtiyaç duyan bir vücut mutlaka bunun sinyalini verir.Huzursuzluk ve baş terlemesi,erken bıngıldak kapanması yada tam tersi,tırnaklarda sık kırılma-yamulma,sırt kemiğinde eğrilik,asimetrik vücut,çabuk kırılan kemikler,boy uzamaması vs vs.

Ben kızımın iştahsızlığı sebebi ile birçok sefer balık yağı ve multivitamin verdim.Hiçte faydasını görmedim.Doktorlarımız gerek görmediği için onlardan gizledim ta ki bir muayenemiz de doktorumuz şunları söyleyen kadar:

  • Gereksiz vitamin kullanımı vücutta karaciğerde kümelenerek karaciğer toksitesine yol açabilir.
  • Bazı vitaminler gereğinden fazla alındığında sebebi ortadan kalksın diye aldığınız iştahsızlığı başlı başına doğururlar.
  • Yine bazı vitaminlerin fazla alınması şiddetli kalp çarpıntısına sebep olabilir.
  • Bazı vitaminlerin fazla alımı kalsiyum oranın fazlalaşmasına sebep olur ki buda damar hastalıklarını beraberinde getirir.
Sonra bu yazımda bahsettiğim gibi eğer bir takviye yapacaksam bunun gerekliğinden emin olup ona göre yapmak adına tahlil yaptırmaya karar verdim.

"Bunun yanı sıra şunu da belirtmek isterim ki bebeklik çağında rutin olarak alınması gereken alınmadığında bir çok farklı rahatsızlıklara yol açan,bakanlık kapsamında da verilmesi rutinleştirilen vitaminleri kastetmiyorum.Kaldı ki keşke onlardan eksikliği var mı yok mu bakılarak rutine sokulsa..

Yani işte böyle düşüncelerim.Her çocuk farklıdır lütfen size iyi gelen bir ilacı bir başkasına tavsiye etmek yerine uzmana danışılmasını öğütleyin.Eğer çocuk yiyorsa ne ala ama yemiyorsa vitamine boğmak yerine yediği o minik öğünü nitelikli hale getirmek lazım.E ne de olsa önemli olan NİCELİK DEĞİL NİTELİK.....


Hangi besinler içinde hangi vitaminler var öğrenmek için TIK











19 Nisan 2013 Cuma

İlk Yılların Hikayesi anneysen.com ve EKS mutfaktaki eğlenceli dakikalar.



      anneysen.com kesinlikle takip edilmesi gerek bir site yandaki resimde gördüğünüz iki güzel insan çok güzel işlere imza attı ve atacağa benziyor.

     6 Nisan günü hepimiz anneysen.com'un düzenlediği "İlk yılların Hikayesi" adlı etkinlikteydik.Hem Prof Dr Benal Büyükgebiz' den önemli şeyler öğrendik hemde Eks Mutfak şefleri ile yemek yaptık.Keyifler sohbetler tatlı dakikaları saymıyorum bile.

     Etkinliğe ilk olarak Prof. Dr. Benal Hanım başladı kendisi bize çocuk beslenmesi konusunda önemli tüyolar verdi.

    Bu konuyu sevgili arkadaşım Güner harika şeyleri paylaştığı bloğunda öyle güzel özetlemiş ki anlatamam işte Minikler ve Annleri bloğundan alıntıladığım detayları.Mutlaka fayda sağlayacaktır.




“Çocuğunuzu sevgiyle, stressiz büyütmeye çalışın.”

İşte “Bebeğiniz Sağlıkla Büyüsün İyi Yaşasın” seminerinden Prof. Dr. Benal Büyükgebiz’in dilinden notlarım:
Annelerin, bilgi ve bilinç düzeyi arttıkça sorumluluk düzeyi de buna paralel olarak artmakta. Anne de çocuğumu, doğru besleyemiyorum, hiçbir şey yemiyor, brokolisini de yesin, şu kadar kalsiyum alsın, aman meyve saatini kaçırmayayım derken strese giriyor ve maalesef ki çocuklar da annelerin bu gerginliğini hissediyor. Lütfen çocuklarımızı mutlu yetiştrelim.
  • Beslenmede doğru bildiğimiz yanlışlar
  • Başaramadığımız kahvaltı
  • Unuttuğumuz su
  • Görmezden geldiğimiz obezite
Doğru Bildiğimiz Yanlışlar
  • Süt ve süt ürünleriyle pekmez yenmez.
Pekmez çok yararlı bir besindir. Ancak içerdiği demirden dolayı değil, içerdiği çok sayıdaki mineralden dolayı zengin bir besindir. Doğal bir tatlandırıcıdır. Her ne kadar denetimsiz bir şekilde yapılan  pekmezin çok sağlıklı olmadığı, yüksek ve uzun süreli ısıya maruz kaldığı için zararlı maddelerin ortaya çıktığı şeklinde çıkan haberler olsa da, WHO (Dünya Sağlık Örgütü)’nün kabul sınırları kontrollü olarka üretildiğinde çok faydalı bir besin kaynağıdır.
  • Ispanak demirden zengin midir? (Temel Reis efsanesi)
Ispanak içindeki demirin emilimi, ıspanağın yapısındaki okzalattan dolayı düşüktür. Çocuğunuzun demir ihtiyacını karşılayabilmek için en az yarım kilo ıspanağı yedirmeniz gerekir. (!) Bu da çocuklar için pek mümkün görünmüyor. Yani, çocuğunuza sadece ıspanak yedirerek, çocuğunuzun demir ihtiyacını karşılayamazsınız.

“Mucize besin aramayın!”

Çünkü mucize besin yoktur. Yani bir tek yiyecekle bütün ihtiyacımız olan proteini, karbonhidarı, vitamini karşılayamayız.. Bu nedenle, ülkemiz şartlarını da unutmayarak, ulaşabildiğimiz besinlerle yeterli ve dengeli beslenmeye çalışalım. Çocuğunuz brokoli de yesin ama siz de yiyorsanız. Siz yemeyip çocuğunuzun yemesi için zorluyorsanız, bu olmaz.  Unutmayın, çocuklar sizi model alır.
  • Yoğurtlu Ispanak Efsanesi
Seviyorsanız yiyin.Yemek yemek sadece  karın doyurmak değildir. Yemek bir tatmin ve doygunluk hissidir. Bu da insana mutluluk verir. Yemek yerken sohbet edin, güzel şeylerden bahsedin ki masaya gelmek istemeyen çocuğunuz neler kaçırdığını merak etsin. Yiyecekleri sadece içindeki kalsiyum, protein, karbonhidrat olarak görmeyin.
  • Bıldırcın yumurtası öksürüğe iyi gelir mi? Besleyici midir?
Yapılan araştırmalar gösteriyor ki bıldırcın yumurtası ile tavuk yumurtasının besin değerleri aynı. Bu  nedenle tavuk yumurtası ile bıldırcın yumurtasının ağırlıklarını da düşünürsek, bıldırcın yumurtasının kolesterol içeriği daha fazla olmak üzere,  4 bıldırcın yumurtası bir tavuk yumurtasına  eşdeğer.
Başaramadığımız Kahvaltı
Kahvaltı çok önemli bir öğündür. Besleyici olsun diye annelerimiz, büsküvi, peynir, yumurta, pekmez, cevizi karıştırıp bebeklerine verip iki saat sonra da meyve püresi zamanı geldi diye çocuğunu yemesi zorluyor.  Bu kadar kuvvetli besin aldıktan sonra çocuğun iki saat sonra acıkması mümkün mü? Anneler çocuklarının kendileri gibi kahvaltı yapmasını bekliyor. Peynir, zeytin, yumurta, bal… Ancak bu çocuklar için pek uygun olmuyor. Çocukların kahvaltıları illa böyle olmak zorunda değil. Bir gün haşlanmış yumurta, bir gün krep , bir gün kek ve süt olur. Olur da olur. Bu dünyanın sonu değildir. Kahvaltıda yediklerini çeşitlendirerek dengeyi sağlayabiliriz.


“Hiç bir besin zehir değildir, hiç bir besin de mucize değildir!”

Yukarıdaki söze ek olarak şunu belirtmeliyim ki şeker ile hiperaktivite arasında bir ilişki olduğu belirlenmiştir. Çocukların şeker kullanımına dikkat etmek gerekir.
Unuttuğumuz Su
Acıkan yemek yer, susayan su içer. Ancak bu su içme işini bazen iş yoğunluğu, bazen önemsememek yüzünden erteleyebiliyoruz. Çocuklar da aynı şekilde oyuna dalıp su içmeyi unutabilirler. Bu nedenle onların ulaşabilecekleri yerlere su bırakın ki,  su içsinler. Bazen görmek bile susadığımızı fark etmemizi sağlar. Küçük çocukların susadıklarını anlamamız çok da kolay değildir. Bu nedenle sık sık su vermek veya teklif etmek gerekir. Su içmeyi bir alışkanlık haline getirmemiz gerekir.
Görmezden Geldiğimiz Obezite
Gürbüz çocuğun sevilmesi ve dışarıdan bakılınca sağlıklı görünmesi nedeniyle obezite tehlikesini fark etmekte zorlanıyoruz. Annelerimiz, bu konuda daha bilinçli olmalı ve obezite tehlikesini erken fark etmelidirler. Sağlıklı bir çocuk, için yeterli ve dengeli beslenme diyoruz.  Özellikle obezite nedeniyle diyet yapan çocuklara “yeme” denmemesi gerekir. Biz de onunla birlikte yemeyeceğiz. Bizim yediğimiz de çocuğumuzun yemesi gereken olmalı.
İşte Güner'in güzel üslubuyla yazdığı seminer notlarımız bunlar şimdi  EKS mutfak ekibiyle yaptığımız etkinlikten kareler geliyor..

   Önce eğitimimizin sponsoru SMA ile formül mamadan sütlaç yaptık.Pek sevimli olmasa da idare eder.Sonra bir kısmımız sebzeleri un,yumurta,galeta unu üçlüsüne buladı ve sebzelerimiz fırına yollandı.

Bu gördükleriniz bizim takım Müge Sezen ve Ben :))



    Sonra soğanları kavurduk,julyen doğranmış biberlerimizi ekledik,en son etimizi kattık ve etlerimiz pişene kadar bekledik,yemeği ocaktan almaya yakın soya sosu ve karışık meksika baharatlarımızdan ekledik ve enfes fajitamız böylece hazırlanmış oldu.






     İşte burada da fırınlanmış sebzelerimizi görüyoruz ne kadar dürüm fajitamı yerken bunların tadına bakmayı unutsam da eminim harika olmuşlardır.




Ve sosyal anneler bir etkinlikte daha karşımızda.





EKS MUTFAK HATIRASI













,

17 Nisan 2013 Çarşamba

Artık bitti...Sana Söz Veriyorum Bitti.

   Blog aleminden takip ettiğim sonra twitter'da takibe devam ettiğim özellikle "Perşembe Anneleri." yazı dizisi ile bir kez daha gönlümde taht kuran bu alemde Aylin Anne olarak bilinen Sevgili Aylin hürriyet.com daki yazısında bizden bahsetti.Ne mi yazdı işte bunları:
 "  Sosyal medyada, özellikle Twitter’da anne arkadaşlarımla paylaştıklarımız genelde çocuklarımızla ilgili şeyler. Dün, sevgili Merve’ nin tweeti gözüme takıldı “Artık yetti bu iştahsızlık yarın doktora gidiliyor” diyordu.
Birden o tweette eski halimi gördüm. Çocuğu yemediği için kendini çaresiz hisseden, gergin, ne yapacağını bilemeyen anne…
Hemen kendisine ulaşıp, telefonda konuşalım dedim. Öğle saatinde telefonum çaldı.

Önce Merve’yi dinledim. Bir an evvel aşmak istediği her halinden çok belli olan iştahsızlık sorununu bana hızlı hızlı anlattı. Çok şey denemişti, çok şey yapmıştı 28 aylık kızı Lina bir türlü yemiyordu. Yemesi için peşinde kaşıkla koşturduğunu, ödüller verdiğini, gerekirse zorladığını, bir kaşık dahi yediremezse oturup hüngür hüngür ağladığını söyledi. Onu dinlerken kendimi okuyor gibiydim. Çünkü bu konuyla ilgili defalarca yazı yazmıştım. Evde anneannesi varmış minik Lina’ nın gündüz o bakıyor, akşam işten dönünce yine yemek savaşları başlıyormuş. Çünkü tatlı Lina annesinden yemek yemeyi kesinlikle reddediyormuş.
Başka handikaplarım var dedi Merve, kanser atlattım. Yemediği zaman çok endişeleniyor, onun sağlığını kaybetmesinden korkuyorum” dedi./_np/6215/19686215.jpg Peki ne yapmalısın dedim? “Doktora götüreceğim, tahliller yaptıracağım, gerekirse çeşitli testler yaptıracağım.” Merve’ nin yaşadıkları hiç kolay değil. Ancak belli ki onun kaygı seviyesini çok yükseltmiş, yaşadıklarının çocuğunun başına gelmesini istemiyor. Haliyle yemek yeme konusunda ona çok baskı yapıyor diye düşünürken, aynı şeyleri kendisi saydı.
Peki benim hikayemi anlatmamı ister misin dedim. Dinlemek istedi.  "

Ve anlattı bana kendi hikayesini Aylin Anne devamı işte burada.....http://www.hurriyet.com.tr/pasaj/22926697.asp 

  Aylin'le konuştuktan sonra bir şeyler değişti.Lina ek gıdaya başladığı zaman ki hallerimden bu yana şapkamı önüme koyup tüm her şeyi sorguladım.Ben nerede yanlış yapmıştım aslında Lina iştahsız bir çocuk değildi de benim yaklaşımlarım mı onu bu hale getirmişti?

  Ek gıdaya başladığımız ilk zamanlar kafam çok karışıktı ne versem,nasıl versem,ne kadar aralıkla versem;aman yiyecek mi,sevecek mi diye deli gibi merak ediyordum.

  Erken doğan,erken doğmasa bile düşük ağırlıkta doğan çocukların anneleri beni anlayacaktır.Hep çevresel bir baskı vardır üzerinizde.Eve gelince sorulan ilk şeylerdendir bebeğin kaç kilo doğduğu yada boyunun kaç olduğu oysa bıraksak azıcık şu şekilciliği,biraz insan odaklı olsak her şey çözülecekken biz didikler dururuz.

  Bal yanağımı 2.800 gr kucağıma almama rağmen,yoğun bakım süreci 300 gr daha vermesine sebep oldu ve Lina 11 günlük hastanede kalma maratonundan sonra 2500 gr olarak eve geri geldi.Takdir edersiniz ki çok minikti ve ben onu şu an nasıl evirip çevirdiğimi düşünemiyorum bile.

  Sonrasında mahalle baskısı başladı yanımda açıkça çok zayıf demeler,sütün yetmiyor mu diye soranlar tüm densizler beni bulmuştu sanki,tamda acemi anne bunalımındaydım işte o dönemde.

  Ne nasıl verilir,neyle neyi karıştırırsan daha iyi olur,hangi ayda hangi besinler verilmez diye araştırıp duruyordum.Organik çamuruna bulaşmış her şeyin en iyisini almaya çalıştığımız dönemde debelenip durmuştuk.

  Tıpkı anneysen.com eğitiminde psikolog Tolga Erdoğan'ın anlattığı gibi verdiklerim arttıkça beklentilerimde yükseldi belki.Toraman çocuk sevme sevdamız ailecek tüm çocuklarımızın etli butlu doğması vs. de ayrı bir baskı yapmıştı tabi.

 Hepsi ama hepsi birleşince ben bir canavara dönüştüm.Artık her öğünümüz bir işkenceye gibiydi.Kızım gayet pozitif mutlu bir çocukken elimde kaşığı gördüğü an ağlamaya başlıyor elimi itiyordu.Zaten küçük yaştan başlayan alerjimiz sayesinde süt,süt ürünleri,yumurta ve bunları İçeren gıdaları tüketemiyor verebileceklerim tümden kısıtlanıyordu.

  Ben yemediği tüm besinlerin peşine aman belki bunu yer diye 3.-4.-5. çeşidi deniyordum ve yemediğinde artık yanaklarından sıkmaya başlıyordum.Yeter ki gırtlağından bir şey girsin de nasıl girerse girsin diye çocuğu ağlatarak yemek yediriyor,bir yandan da bunun yarattığı manevi eziyet yüzünden mama sandalyesinin başında onunla birlikte ağlıyordum.(Şimdi bunları yazarken bile nasıl içim sızlıyor,nasıl utanıyorum kendimden anlatamam)

  Doktora gitmek bir dert,doktorda kilo ölçüm anı daha da bir dertti.Hep düşük ağırlıklı çıkması persantilin kilo bakımından %10 kısımında olması vs vs.Hepsi ama hepsi büyüdükçe büyüdü gözümde.Artık bu konuda bunalıma girmek üzereyken sevgili Elif'in bir yazısını gördüm."Çocuğum yemek yemiyor." adlı (Carlos Gonzalez) kitaptan bahsediyordu.Hemen o yazıyı okur okumaz aldım kitabı.Benim gibi çocuğu iştahsız diye sızlanan anneler her öneride-vitamin,kitap,doktor vs.-birden bir şey olacak ve çocuk löp löp yemeye başlayacak sanır.Ama hiç heveslenmeyin avucunuzu yalarsınız.Çünkü öyle bir şey yok.Profesör ağzından duydum ki bu da bir sonraki yazımın konusu takipte kalın.

   Bu konu hakkındaki bir engelde çocuğu sadece sizin büyütüyor olmamanız.Çalışıyor olmam sebebi ile Sevde Lina'ya anneannesi bakıyor.Her anneanne gibi oda fazla korumacı ve fazla duygusal.Gün geçmiyor ki "Kızım bu çocuk aç geziyor.Ağzına lokma koymadı.Şunu şunu yaptım yemedi başka ne yapayım?.İnan kafayı yemek üzereyim!" söylemlerinin geçtiği bir telefon gelmesin.Anlayacağınız baskı tek taraflı değil.Benden gördüğü baskının ve gerginliğimin yanında,anneannesinden de baskı görüyor ,artık ben işten geldiğim zaman kapıyı "Anne ben mamamı yedim bana ne aldın?" sorusuyla açıyor,vaziyetin vahameti gittikçe artıyordu.

  Yine günlerden bir gün telefon çaldı.Annemden aynı cümleleri işittim.Sevde Lina ile konuştum."Anneciğim neden yemeğini yemiyorsun?" "Yemiyorum çüntü acıtmadım!" Bu laftan sonra telefonu kapadık ve ben sıyırma noktasına gelmiş çocuğu 3-4 aydır boy atmayan ve açlıktan tabiri caizse nefesi kokan bir anne olarak isyanımı dile getirmiş ve o tweeti atmıştım.

"Artık yetti bu iştahsızlık yarın doktora gidiliyor dr istemese bile magnezyum çinko vs baktırılıyor  "

  Sonra twitterdan bir mesaj geldi.Sevgili Aylin "Ara beni konuşalım." diyordu.Müsait olduğum ilk fırsatta aradım kendisini,yazımın başında linki var  bahsetmiş konuştuklarımızdan.Ben başka bir şeyden bahsetmek istiyorum bu konuşma ile ilgili,Aylin bana şunu dedi ve ben telefonu kapatınca göz yaşlarıma hakim olamadım.

  SENİ ANLIYORUM......

   O kadar önemli ki bu.Hiç yorum yapmadan,acıksaydı yerdi,açlıktan ölemezdi ya,aman bu kadar takma kafana vs demeden sadece SENİ ANLIYORUM diyebilmek.Çocuğunun iştahsızlığından yakınan bir anneye lütfen bu saçma yaklaşımlarda bulunmayın.Allah aşkına bu yüzeysel ve insanı daha çok sinir edecek yorumlarınız kendinize kalsın.Hemde ebediyen.

  Sonuçta Aylin'le konuşmuştuk ve ben onun o tatlı sesinden midir,anlayışlı halinden midir,başka bir şeyden midir bilmem ama gerçekten rahatlamıştım.Aylin'e bir söz verdim ve tabi ki kendime de Sevde Lina'yı doktora götürecektim,doktorumuza durumu açıklayacaktım ve patolojik olarak duruma baktırıp şayet bir şey yoksa çenemi kapayacaktım.

   2 Nisan'da doktora gittik.Doktorumuz Sevde Lina'nın kilosunda ve boyunca 3-4 aydır bir gelişme olmadığından,muayene sırasında aşırı derecede ağladığından dolayı ölçümlerin doğru olmama ihtimali olduğundan,ama yinede benim anlattığım iştahsızlık öykümüzden de yola çıkarak bir dizi tahlil isteyeceğinden bahsetti..Bu tahlillerin yapılması için 4-5 tüp kan alınması gerekecek ve biz yine idrar torbası ile imtihan edilecektik.Lina kan verilirken kendini paraladı ama yinede deneyimli bir sağlık çalışanı sayesinde anestezi eşliğinde kan vermekten kurtulmuş ve 4-5 kişi zapdederek ve hepimizi ağlayarakta olsa kanını aldırmayı başarmıştık.

Velhasıl gel zaman git zaman tahlillerimizin sonuçları çıktı.Son dönemde gribal bir enfeksiyon geçirdiği için idrar tahlili ertelenmişti.Doktorumuz salı günleri gece nöbetinde olduğu için hafta içi eşimle gitme sıkıntısı yaşadığım hemen soluğu hastanede aldık.Doktor bey sonuçlara baktı ve "Maaşallah hiçbir şeyi yok.Gayet sağlıklı,muhtemelen psikolojik açıdan yemiyor" dedi.Ben tüm septikliğimle "Hocam endokrinoloji açısından değerlendirilmesi gerekseydi bu tahlillerde de bir tuhaflık olurdu değil mi?Öyle bir değerlendirme gerekir mi?" diye sordum.Doktor güldü,"Yada pedagojik açıdan değerlendirelim mi?" dedim.Hayır sen psikolojik açıdan değerlendir kendini çocuğun bir şeyi yok dedi.Hep birlikte güldük.Sadece idrar tahlili verilecek ama ben onda da bir şey olduğunu sanmıyorum.

Buraya büyük harflerle yazıyorum;

   KIZIM ARTIK SENİ YEMEK YEME KONUSUNDA RAHAT BIRAKACAĞIM.SANA SÖZ VERİYORUM ARTIK BU KONUDA ASLA BASKI YAPMAYACAĞIM.SENİN İYİLİĞİN İÇİN YAPTIĞIMI ZANNETTİĞİM TÜM KÖTÜ DAVRANIŞLARIM İÇİN BENİ AFFET.

Bazen yanınızdakiler 40 kere söyler ama sizin başkasından duymaya ihtiyacınız vardır.Serzenişlerimi duyduğu ve beni anladığı için Sevgili Aylin'e sonsuz teşekkürler.





16 Nisan 2013 Salı

DOĞUM GÜNÜ DAVETİYESİ HAZIRLAMAK

    O kadar çok şey var ki yapmak istediğim.İçi yapılacak bir çok şey ile dolu bir klasör var masa üstümde.Beğendiğim yapmak istediğim şeylerin resimleri hep kayıtlı onda.Bunun yanında yazmak istediğim bir çok başlık not defterimde listelenmiş,yazılmak için sıra bekliyor.İtiraf ediyorum instagram' a dalınca twitter'a bulaşınca blog ihmal ediliyor,bu bir gerçek.

   Bunun yanında yürek acısı gibi sızlayan blog ziyaretlerini yapamama mevzusu var ki içim içimi yiyor.Google reader'ın gidişinden dolayı Feedly kullanmaya başladım ama instagram'a bak twitter'a bak derken vakit kalıpta blog okuyamaz hale geldim.

   Bundan sonra kendime kota koyacağım.Sosyal medya manyağı gibi elimde telefon yazıp-çizip,çekip-koyup duruyorum.Bazen diyorum ne gerek var bu kadar paylaşmaya;bazende seviyorum paylaşmayı.

   Öyle böyle derken aklımdakileri yapmaya koyulayım dedim.Patronlarım yokken bu sevimli küpü yaptım.

   Küp kalıbının nasıl olduğunu bilmeyen yoktur herhalde varsa da google'a küp kalıbı diye yazınca çıkıyor






 
      İşte bu benim değişik küpüm.Ben sticker olarak basılmışını küp haline getirebildim çünkü sevgili patronum davetiye halini küp haline getireceğim sırada ofise geri döndü.






     Benim sticker olarak bastığım yere siz davet metninizi yazabilirsiniz.Şablonu excelde hazırladım sonra A4 fotoğraf kağıdına bastım.Hafıza kartımı kaybettiğim için bu resimler ancak bu netlikte çekilebildi idare edin.




Not:Sadece davetiye değil daha büyük ölçülerde yapılırsa masa üstü fotoğraf süsü,ipe asılırda bir yerden sallandırılırsa küp resimlik gibi bir çok türevleri alınarak kullanılabilir.

İLETİŞİM





balyanaginhikayesi@gmail.com
https://www.facebook.com/BalYanaginHikayesi


https://twitter.com/BalYanaHika

    
http://instagram.com/balyanaginhikayesi


https://www.bloglovin.com/blog/5116519/bal-yanagin-hikayesi



http://tr.pinterest.com/balyanakhika/

http://www.flickr.com/photos/balyanaginhikayesi/

























BİZ KİMİZ

Yaşamımda karşılaştığım en büyük sağlık problemi ile (yumurtalık kanseri) mücadele ederken, bir bebek sahibi olabilmek tek arzumdu. Bu tarif edilmez istekle yanıp tutuşurken; araya büyük bir ameliyat, zorlu bir tüp bebek süreci, ancak 36 hafta sürebilen bir hamilelik dönemi sığdı.
Sonunda mis kokulu bebeğim kollarımdaydı. O benim mucizemdi. Ben onun her anını içime kazımalı ve unutmamalıydım.
Oysa zaman çok çabuk geçiyor ve yaşananlar zihnimde silikleşiyordu. Ânı resimlerle dondurmak elimizdeydi, peki ya o an yaşadığımız duyguları, onları nasıl saklayacaktık?
İşte www.balyanaginhikayesi.com bu sebeple kuruldu. Bir annenin,annelik duygusu içine düştüğü andan itibaren yaşamaya başladığı araştırma ,öğrenme, paylaşma,zaman zaman yol gösterme,zaman zaman dertleşme duygusu ile…
Bu blogda kızımın büyüme hikayesinin yanı sıra uzman makaleleri, kendi kişisel deneyimlerim, annelik ve çocuk konusunda katıldığım seminerlerin /eğitimlerin notlarını da bulabileceksiniz. Konu başlıklarım; günlük yaşam, hamilelik-doğum, annelik, hastalık-sağlık, kendin yap bunun yanı sıra kanser ve tüp bebek sürecinde yaşadıklarımda bloğumda yer alıyor. Bir çocuğun bebeklikten itibaren beslenmesi, büyümesi, psikolojik gelişimi, yapabileceği aktiviteler ve okul hayatı gibi konulara da ayrıca değiniyorum.
Blog yazmak beni çok mutlu eden bir uğraş ama okuyanlardan gelen güzel yorumlar esas mutluluk kaynağım.
Siz de bu güzel hikayeye ortak olmak isterseniz tüm irtibat adreslerim burada

                                                                                                                             Merve Selim

10 Nisan 2013 Çarşamba

Hayatıma hataları ile imza atan doktorlar...


   Bloğumu açtığım zaman Bal Yanak bir yaşındaydı ve ben bu bloğu tutarken amaçladığım şeyin-ona kendi hayatının güncesini bırakabilmek-gerçekleşmesi için 2 yıla yakın bir zaman kaybetmiştim ,bu sebeptendir ki geriye dönük her şeyi toparlamam gerekti.Şimdi baktığımda,geçmişi kurcaladığım da kucağımıza bir çocuk alabilmek için çok yıpranmışız biz.Geçen sene tam gününde yazmıştım bu sene bu güne kaydı "Zaman her şeyin ilacı gerçekten."

    Okuyanlar bilir yaşadığımız zorlukların çoğu yüzünden hayallerimizi erteledik ,anne-baba olma mücadelesine 1-0 mağlup başladık.Ama yılmadık.

   Doktorlarım hastalığım ve sonrasında gerçekleşen komplikasyon sebebi ile yaşadıklarımızın ağır geleceğinden ve psikolojik destek almamın iyi olacağını düşünseler de kendi içimde bunları aşmayı başardım.Ameliyatım hatalı yapılmıştı ve ben gelecekte yaşayacağım tüm süreçlerden korkar hale gelmiştim.Bu zaman kadar hukuki anlamda belki haklarımı ararım diye isimlerini zikretmediğim bana yaşamımın bir çok evresinde engel teşkil eden hayatımı zindana çevirecek bir operasyona imza atan sonrasında "Aaaaa bu kadar ağlayacaksanız Çapa'ya git Engin Bey baksın!" diye azarlayan çok sevgili (!) doktorlarım meşhur karı koca jinekologlar  belki yaşadıklarımdan haberdar değiller ama ben bunca yıl sonra -ki ameliyatım üzerinden dün tam 4 yıl geçti-onların ismini verme cesaretini dün İnternet Anneleri'den de tanıdığımız sevgili Azra'nın bu yazısını okuduğum zaman bulabildim.Çünkü (Demiştim ama saat 15:26 itibariyle hukuksal açıdan bunun sakıncalı olduğunu konusunda Azra ve eşim beni uyardı.Kör olsun ki haklıyız ama haksızız )

  Azra'nın yazdıkları içimi burktu.Yıkıldım.Küçücük bir çocuğun hayatını tehlikeye atacak kadar rahat olmak,bunu mesleki ukalalık kisvesi altında yapmak ne demekti? Şimdi Emir'i ve ailesini zorlu bir süreç bekliyor,ameliyat olması gerekecek.Düşünsenize adam gibi bakılsa,doğru teşhis konsa başkalarının şüphelendiği şeyler bir diğer meslektaşı tarafından ciddiye alınsa belki Emir bunların hiç birini yaşamayacaktı.

   Bazı meslekler vardır ki hata kabul etmez.Evet insanız hatasız olmak sadece yüce yardana mahsus ama olmuyor işte.Sen aşçı değilsin "Bu yemek yandı yenisini yapayım." diye bilesin,yada futbolcu değilsin "Tüh penaltıyı kaçırdım." diye bilesin.Sen doktorsan eğer ve bir yemin etmişsen işini adam gibi yapacaksın.Şimdi kim bilir o annenin içi nasıl yanıyordur.Keşke demediği bir saniye bile yoktur eminim


  Geçmişte yaşadıklarımda  beni daha "keşkeci" daha "evhamlı" bir insan haline getirdi.Kızımın iştahsızlıkları konusunda Sevgili Aylin'le konuştuktan sonra rahatlamış-ki bu bir başka yazının konusu olacak-ama yinede "Ben tüm iştahsızlıkla ilgili tahlillere baktırayım da,bir şey çıkmazsa alternatifleri değerlendiririz." demiştim.Demek ki neymiş sağlık konusunda bazen evhamlı olmak gerekiyormuş.Demek ki neymiş aklımıza takılan en ufak şeyde başka doktora danışmak,körü körüne bir doktora bağlanmamak gerekiyormuş.Ama insanız işte basiretimiz mi bağlanıyor,cahilliğimize mi geliyor bilmiyorum ama...Tek dilediğim hatalarımız,keşkelerimiz geri dönülmez sonuçlar doğurmasın.Tüm yanlış teşhis ve tedavi mağdurları iyi olsun.Hiç bir zaman doktor hatası olmasın.

Ve tüm kalbimle diliyorum ki Emir için yapılan dualar şükürlere karışsın...Amin


NOT: Bana bunca yıl baskıladığım doktor ismi verme olayı konusunda cesaret veren ömrümde 2 kere yüz yüze gördüğüm Sevgili Azra teşekkür ederim.Demek ki doğru zaman bu zamanmış....

2 Nisan 2013 Salı

Otizm… Yaşamın farklı bir penceresi…

  "   Nisan ayı "Otizm Farkındalık Ayı" belki kenarından köşesinden bildiğimiz ama asla yaşadıkları zorlukları tam anlamıyla kavrayamadığımız bir öykü otizm.Sevgili İrem bir kampanya başlattı o otizm ile mücadele eden bir anne ama otizm artık mücadelelerini farklı bir boyuta geçirmiş çünkü Nazım Özgün çok fazla ilerleme kaydetmiş hatta kabul edilmediği okullarda birincilik alacak derece başarılı olduğu için kendi kendine farkındalık yaratmayı başarmış bile.
    
İrem beni bu proje hakkında bilgilendirdiğinde twitter üzerinden yazışıyorduk.Seve seve dahil olabileceğimi elimden geldiği her kanalda konuyu yayacağım konusunda kendisine destek verebileceğimi ilettim.Bu aslında toplu bir hareket bir çok blog bu gün bu ortak yazıyı paylaşacak ve otizm adına farkındalık yaratmaya çalışacak sende çorbada benimde tuzum olsun diyorsan  oku"

Şimdi söz İrem'de:

   Nisan… Aylardan bahar. Havada baharın müjdecisi kokular, yavaş yavaş açan çiçekler, cıvıltıları ile hayatımıza neşe katan kuşlar, güneşin sıcak ışığına kavuşan dünya. Nisan, ruhumuzu aydınlık günlerde ferahlattığımız ay.

   Nisan, 2008 yılından bu yana, dünya üzerinde yaşayan milyonlarca çocuk ve aileleri için çok başka bir anlam daha taşıyor: OTİZM.

   2 Nisan, tüm dünyada otizm konusunda farkındalık yaratarak otizmden kaynaklanan sorunlara çözümler yaratmak amacıyla, 2008 yılında Birleşmiş Milletler tarafından “Dünya Otizm Farkındalık Günü” olarak ilan edildi. Her yıl, “Otizm Farkındalık Ayı” olan Nisan ayı boyunca dünya genelinde otizmin sorunlarını ve çözümleri konuşuluyor, araştırmaların teşvik edilmesi ve erken teşhisle tedavinin yaygınlaştırılması hedefleniyor.

    
     Oğluşum Nazım Özgün ile otizm labirentine adım attığımız o ilk günden bugüne 8 yıl geçti. Otizmin karmaşık fırça darbeleri yüzünden, hayatımızın yol haritasını yeniden tanımladık. Bazen düşününce sanki otizmden önce bir hayatımız yokmuş gibi hissediyorum. Çok eskiden kendini fanusuna kapatmış ruh bebeğimin, şimdi benimle hayatı paylaşması nasıl bir mucizedir, çok iyi biliyorum.

   Otizm, doğuştan gelişen, genetik altyapıya dayanan, karmaşık nörolojik-biyolojik tabanlı bir gelişim bozukluğu. Başkalarıyla etkileşimde bulunmayı engelleyerek bireyin kendi iç dünyasıyla baş başa kalmasına yol açan otizm, genellikle 3 yaştan önce ortaya çıkarak çocukların sosyal iletişim, etkileşim ve davranışlarını olumsuz olarak etkiliyor.

   Amerikan Sağlık Bakanlığı verilerine göre bugün dünya genelinde okul çağındaki her 88 çocuktan biri otizm teşhisi alıyor. Otizm erkek çocuklarda kız çocuklara oranla 3-4 kat daha fazla görülüyor, her 54 erkek çocuktan biri günümüzde otizm riski taşıyor. Dünyada son yıllarda şeker, kanser ve AIDS dahil olmak üzere bir çok hastalıktan daha fazla sayıda otizm teşhisi alınıyor.

   Ülkemizde sağlıklı istatistikler olmaması nedeniyle, Otizm Platformu’nun öngördüğü verilere göre, tahmini olarak 550.000 otizmli birey ile 0-14 yaş grubunda 150.000 civarında otizmli çocuk bulunduğu “varsayılıyor.” Otizmli bireylerin ebeveynleri, kardeşleri, yakın akraba ve çevreleri de hesaba katıldığı zaman, Türkiye’de her ile yayılmış durumda otizmden etkilenen 2 milyondan fazla vatandaşımızdan bahsedebiliriz.

   Otizmin kapısını açmak için ilk önemli adım, erken teşhis. Otizm, yaklaşık bir yaş civarında ilk belirtilerini gösteriyor. Annenin sesi ve gülümsemesi gibi sosyal uyaranlara bebeğin tepkisiz kalması veya tepkilerinde yavaşlık olması, göz teması kurmada zorluklar, motor gelişmede ve taklit becerilerinde gecikme, uyku ve yemek düzeninde sorunlar ilk belirtiler arasında sayılabilir. Çok yaygın bir yanlış kanı, özellikle erkek çocukların geç konuştuğu veya anne/babası geç konuşan çocukların da geç konuşacağı düşüncesi… Ve erken teşhis, otizmli çocuğun gerekli eğitim ve tedavileri alarak hayata katılması için ilk önemli adım.

Eğer çocuğunuz;

  • Ø  Sizinle ve başkalarıyla göz kontağı kurmuyorsa,
  • Ø  İsmi söylendiğinde veya çağrıldığında dönüp bakmıyorsa, söyleneni işitmiyor gibi davranıyorsa,
  • Ø  Konuşmada yaşıtlarının gerisinde kalmışsa, başkaları ile söyleşiyi başlatma ya da sürdürmede belirgin bir bozukluğu varsa, basmakalıp, yineleyici (ekolali) ya da özel bir dil kullanarak garip konuşuyorsa veya konuşması hiç gelişmemişse,
  • Ø  Gözleri sık sık bir şeye takılıp kalıyorsa,
  • Ø  Anlamsız gülme veya ağlama krizleri varsa,
  • Ø  Parmağıyla istediği şeyi işaret ederek göstermiyorsa,
  • Ø  Oyuncaklara amacına uygun oynamayı beceremiyorsa, yaşıtlarının oynadığı oyunlara ilgi göstermiyorsa,
  • Ø  Ellerini kanat gibi çırpma, parmak uçlarında yürüme, kendi çevresinde veya eşyalar etrafında dönme, sallanma, çırpınma şeklinde garip ve yineleyici hareketleri (stereotipi) varsa,
  • Ø  Bir şarkının bir bölümünü tekrar tekrar söylemek, dolapların kapaklarını sürekli olarak açıp kapatmak, ayak parmaklarının ucunda odanın bir ucundan öbür ucuna koşturmak, bazı eşyaları döndürmek veya sürekli sıraya dizmek gibi çeşitli ilgi ve davranış takıntıları varsa,
  • Ø  Günlük yaşamındaki düzen ve program değişimlere aşırı tepkiler veriyor ve uyum sağlayamıyorsa,
  • Ø  Kendisine ve çevresine yönelik zarar verici davranışlara sahipse,

      vakit kaybetmeden teşhis için uzmanlara başvurmak gerekiyor.

    Otizmin tedavisi var mı? Otizm, beş bilinmeyenli bir denklem gibi: Nedenleri tam olarak saptanamadığı gibi tek bir kesin tedavisi de günümüzde “henüz” mevcut değil! Otizm, toplumsal fark, ırk, dil, din gözetmiyor, çocuk yetiştirme biçiminizle veya sosyo-ekonomik koşullarınızla da ilgilenmiyor. Genetik faktörlerin yanı sıra, çevresel koşulların – yanlış beslenme, çevre kirliliği, kimyasal maddeler, yanlış ilaç kullanımı, ağır metaller, aşılarda bulunan bazı koruyucu maddeler vb.- otizmi tetiklediği düşünülüyor.

    Otizmde biyolojik tedaviler ile ilgili çalışmalar devam ederken, bugün için kabul edilen en önemli tedavi aracı, erken yaşta verilmeye başlanan yoğun bireysel özel eğitim. Doğal gelişim gösteren her çocuğun kendiliğinden öğrendiği her şeyi, otizmli bir çocuğa özel eğitim yardımı ile öğretmek zorundasınız. Bu durum bazen iğneyle kuyu kazmaya benzese bile, her otizmli çocuk kendine göre bir öğrenme biçimine sahip. Önemli olan, kapıyı açacak doğru anahtarı bulmak.

   Bilimsel olarak erken yaştaki çocuk için kanıtlanmış yoğun eğitim süresi haftada bireysel ve grup eğitimi olarak 40 saat. Oysa ülkemizde sosyal güvenlik kapsamında “otizm özel eğitim raporlu” çocuklar için aylık 6- 12 saat olan özel eğitim süreci, dünya genelinin oldukça gerisinde kalıyor.

  Otizmli çocukların mutlaka eğitim sistemi içinde yer almaları gerekiyor. Çünkü eğitim, otizmli birey için her şeyden önce “tedavi” anlamına geliyor. Otizmi diğer engel gruplarından ayıran en önemli farkerken tanı ve erken bireysel/kaynaştırma eğitimiyle otizmli çocukların sorunlarının büyük bir kısmını aşmaları.

  Oysa yaşamın gerçeği hiç de böyle söylemiyor size! Oğlum Nazım Özgün ile okul öncesi eğitim, ilkokul ve ortaokul süreçlerinde yaşadıklarımız, ayrımcılık hikayelerinden ibaret.  Otizmli/Aspergerli çocuk, genellikle bilgi eksikliğinden kaynaklanan dirençleri nedeniyle, okul yönetimleri, öğretmenler ve diğer veliler tarafından okulda “istenmeyen çocuk” ilan ediliyor. Kaynaştırma raporlarına rağmen, okul idareleri otizmli kaynaştırma öğrencisinin kaydını almak istemiyorlar. Okul yaşamı esnasında yaşanan sorunların büyük bir kısmını hoşgörü, anlayış ve bilgi yetersizliğinin giderilmesi ile çözebiliriz, yeter ki toplum tarafından yaşamın her anında bizlere dayatılan en büyük “engel” olan ayrımcılığı yok edelim!

    Otizmin oldukça karmaşık yapısı, otizmli bireyle birlikte ailesi başta olmak üzere yakın çevresindeki herkesi hayatın tüm evrelerinde etkiliyor. Otizmli bir çocuğun ilerlemesinde en büyük sorumluluk ailelerde, en ağır yük de annelerin omzunda! Otizmden etkilenen bireyin ve ailesinin her şeyden önce yalnız ve ötelenmiş bir hayata mahkum edilmemesi için, özellikle doğal gelişim gösteren çocuk ebeveynlerinin toplumsal yaşamı bizimle paylaşmayı öğrenmeleri gerekiyor.




  Oğluşum, benim uğur Böcüğüm, aldığım her nefesin anlamı, yaşam öğretmenim! O’nunla birlikte otizmle mücadele ederken, mutluluğun tek bir bakış veya tek bir kelimeden ibaret olduğunu görme fırsatım oldu. Seslenince dönüp bakması, ağzından tek bir kelime çıkması, ağlayıp öfke krizleri geçirmeden bir tam gün geçirmesi, benimle gezmeye, markete, restorana, sinemaya gidebilmesi, kendini hayatın gündelik akışında veya okul hayatı içinde idare edebildiğini görmek için… yıllarca sabırla bekledim. 

    Biz ikimiz,  çok başka bir yerden, büyük bir boşluktan, hiçlikten, sessizlikten, kapalı bir fanusun içinden geliyoruz. Yoku çok, azı fazla, yaşam sevincinin dibine vuran, hayatı farklılıkları ile yaşamayı öğrenmek zorunda kaldığımız bir uçurumun taa en dibinden geliyoruz. Öyle bir yerden geliyoruz ki, “gelmez, düzelmez, hayata katılmaz, konuşmaz, kendini seslendirmez, hayatı anlamaz, anlatamaz, asla paylaşamaz, duygularını gösteremez, hissedemez, arkadaş olamaz, okuyamaz, hiçbir zaman tam öğrenemez, hatta sevemez” demişlerdi… Hepsinin ne kadar boş olduğunu yaşama sımsıkı tutunmasıyla gösteren oğluşumun annesi olmak kadar beni hayatta tanımlayan bir şey yok!

     Son 8 yılda ailemiz haline gelen otizm topluluğunun içindeki her otizmli çocuk benim de çocuğum, otizmli anne-babalar ise yoldaşım. Onlardan sadece biri olarak diyorum ki, gündelik hayatın içinde karşılaştığınız ağlayan bir çocuğu yargılayıp, annesine laf etmeden önce bir an düşünün. Çocuğunuzun sınıfında otizmli bir çocuğun da olmasının, farklılıkları yaşayarak öğrenecek kendi çocuğunuza da faydası olacağını lütfen unutmayın.

    Her yıl Nisan ayı, Türkiye’de otizm adına yeni umutlar, yeni adımlar demek… Eğer siz de “Otizmin farkındayım, ama fark etmek yetmez, yaşamı paylaşmak gerek!” diyorsanız,  otizmli çocukların ve anne-babalarının seslerine kulak verin, sesimize ses katın, otizmin bilinirliği ve sorunların çözümü için gönüllü destek verin ki, çocuklarımız hep beraber büyüsün J 

Çünkü her çocuk farklılıkları ile yaşamda yer almayı hak eder!
Nisan Dünya Otizm Farkındalık Ayı’nda yaşamı paylaşan herkese yürek dolusu selam olsun!

M. İrem Afşin
Nazım Özgün’ün Annesi
Gönüllü Otizm Aktivisti

OTİZMİ FARK ET, YAŞAMI PAYLAŞ! Kampanyası:
Otizmi fark et, fark ettir! Farkında olman yetmez, yaşamı paylaş! Yaşamı paylaşmak, sorunları paylaşmaktır. Ayrımcılık yapma, otizmliye engel yaratma!
#otizmifarketyasamipaylas http://youtu.be/O-xTwfFbGoo

TOP-LEFT ADS

Huuu Huuuu

BAL YANAK